Sayfalar

7 Kasım 2017 Salı

One Punch Man ~ Güçlü Olmak Feci Sıkıcı

One Punch Man, sık sık capslerine rastladığım bir animeydi. Özellikle 9gag'te o kadar çok görüyordum ki izlenecek animeler listemde ilk sıraya koymuştum haliyle. 2 yıldır düzgün anime izlemiyordum, bayağı ara vermiştim. En son hangi animeyi izlediğimi bile hatırlamıyorum. Birkaç gün önce aniden gelen anime izleme isteği sonucu seriyi izledim. Ve çok sevdim.
Hikayemizin ana kahramanı Saitama, günün birinde sokakta bir canavarla karşılaşır. Canavar ona çocukken izlediği kötü adamları hatırlatır. Kafasında aniden bir ışık yanar her zaman süper kahraman olmak istediğini fark eder. Bunun için var gücüyle çalışır ve istediği güce kavuşur. Hatta çok çalıştığı için kel bile kalır 😆Saitama istediği gücü elde etmiştir etmesine de bu sefer de fazla güçlü olmuştur. Her rakibini bir yumrukta indirdiği için dövüşler fazlasıyla sıkıcı gelmeye başlamıştır. 
Saitama gayet sıradan, halktan biri. Onun için en önemli şey market indirimleri 😃 Arada da karşılaştığı kötü adamları iki saniyede hallediyor falan. Karşısındaki kişi çok konuşunca 20 kelimeyle özetle diyecek kadar da bıkkın biri. 
Saitama'nın yolu yarı sayborg yarı insan olan Genos'la kesişir. Saitama'nın aşırı güçlü olduğunu gören Genos "Lütfen beni öğrenciniz olarak kabul edin" der. Ve ciddi ciddi Saitama'nın peşine takılır. Saitama ise adam sayborg ne öğretcem ben buna derdindedir. Saitama'nın öğretecek bir şeyi olmasa da Genos günlük konuşmalarını bile not alacak kadar onu ciddiye alır.

Genos  Saitama'nın üstün bir varlık olduğunu düşündüğünden ondan değişik şeyler bekler. Ama Saitama gerçekten de sıradan biridir. Gideceği yere koşarak gider. Genos uçarsınız falan sanmıştım der. O da insanlar uçamaz ki diye cevap verir. 
İndirimi kaçıran Saitama delirip canavarı pataklar ve indirimi kaçırmamak için depar atar 😂


Savaştığı kötülerden biri kimsin hiç duymadım seni deyince o kadar milleti kurtardım kimse beni tanımıyor hatta kötü adam sanıyor diyerek depresyona girer. Genos ise kahraman unvanı alabilmesi için Kahramanlar Birliğine katılması gerektiği anlatır. Aydınlanan Saitama Kahramanlar Birliğine kaydını yaptırmaya gider.


One Punch Man baş kahramanın surat ifadeleri için bile izlenebilecek,fazlasıyla eğlenceli güzel bir anime. Daha önce hiç shounen anime izlemediyseniz o kadar anlamlı gelmeyebilir. Çünkü OPM aynı zamanda bu tarz animelerdeki kahramanları tiye alıyor. Genos aslında tam da o tiplere örnek.Kendini geliştirmek ister, on saat dramatik konuşmalar yapar falan. Saitama özetle deyip fenalık geçirir. Kötü adamlar şekil olsun diye uzun uzun kendilerini över, Saitama ise ok deyip geçer. Öyle sevilesi bir karakter. Saitama'yı gönül rahatlığıyla en sevdiğim anime karakteri ilan edebilirim hatta ettim bile. 

Kahramanımız hayalini kurduğu o dişli rakiple karşılaşabilecek mi dersiniz?

Resimler tarafıma aittir.

2 Kasım 2017 Perşembe

Train to Busan / Busanhaeng / Zombi Ekspresi


Sırf zombi filmi diye Zombi Ekspresi diye çevirmek nedir ya. Bizim Türkler film ismi çevirme konusunda bir kez daha harikalar yaratmış :D

Tür: Aksiyon, Dram, Gerilim
Süre: 118 dk
Imdb Puanı: 7,5
Yapım Yılı: 2016
Oyuncular: Gong Yoo, Jeong Yoo Mi, Ma Dong Seok, Choi Woo Shik, Ahn So Hee

Konu: Bir baba ve kızı Busan'a gitmek üzere trene binerler. Bu sırada Kore'de bir virüs yayılmış ve zombi salgını başlamıştır. İnsanlar bir bir zombiye dönüşürken, virüs bulaşmamış yolcular ise Busan'a sağ salim varabilmek için mücadele etmek zorunda kalırlar.

Zombi filmlerinde gördüğümüz klişelerin birçoğunu kullanmışlar. Orijinal bir film değil. Trende geçmesi, olayların daha dramatik ele alınması ve zombilerin Amerikan filmlerinde gördüklerimizden biraz değişik olması ise filmi benzerlerinden ayıran kısımlar diyebiliriz. Birçok mantık hatası barındırsa da temponun hiç düşmemesiyle gayet sürükleyici bir film olmuş. Zombilerden kaçış sahneleri başarılı, küçük kızın oyunculuğu güzel. Zombiler açısından biraz yüzeysel işlense de insan ilişkilerini işlemesi bakımından tatmin edici olduğunu söyleyebilirim. Zombilerin hızlı hareket etmesi iyi olmuş, heyecanın artmasını sağlamış. Yalnız yüz kısımlarını hiç sevmedim. Hatta filmin sonlarına doğru ablam yanıma gelip adam kör müydü diye sordu düşünün zombi olduğunu anlamadı. :D Bir de Gong Yoo'nun oyunculuğu bir tuhaftı filmde. Oyunculuğunu beğeniyorum aslında bu filmde çok sevemedim. Hamile kadın, kocası ve küçük kızı daha çok sevdim.

Bir iki şey dışında aslında bildiğimiz zombi filmlerinden farkı yok . Değişik değil ama sıkılmadan izleyeceğiniz, seyir keyfi yüksek olan bir film. Böyle arkadaşlarla toplanıp izlemek için oldukça ideal mesela. Zombi filmlerini sevenler izlemeli. Filmi sevdim, izlemesem bir şey kaybetmezdim ama güzel vakit geçirmiş oldum. Puanım 7/10

Demek ki neymiş ölüden değil diriden korkacakmışız.

1 Kasım 2017 Çarşamba

Sevdiğim Romantik Komedi Dizileri 2

Kore'de romantik dizilerin reytingleri aile, tarihi diziler kadar iyi olmasa da, biz kore dizisi severlerin en sevdiği, en çok izlediği türün romantik komediler olduğu aşikar. Bir süredir üst üste Amerikan dizisi izlemekteydim aniden canım Kore dizisi çekti. Tamam izlediğim diziler çok kaliteydi falan ama Kore dizilerinin verdiği mutluluğu veremiyorlardı işte. İlk yazının üzerinden 3 yılı aşkın bir süre geçmiş. Son yıllardaki sevdiğim diziler nelermiş bir göz atalım:

Goblin
Açıklama koymaya bile gerek yok aslında. Zaten dizinin ünü aldı başını gitti. Yine de kendi sevme nedenlerimi de paylaşmak istiyorum. Senaryodan ziyade karakterleri ve onları canlandıran oyuncuların başarısıyla kendini sevdiren bir diziydi. Gong Yoo ve Lee Dong Wook çok çok sevilesiydi. İkisinin ilişkisi aşırı eğlenceliydi. Asıl çiftten bile daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Yoo In Na'yı hep severdim. Bu diziyle sevgim katlandı. Görsel açıdan da çok başarılıydı. Müzikler harikaydı. En sevdiğim ise Stay With Me adlı parça. Dizi senaryo itibariyle de hoştu tabi. Gong Yoo'nun kızı etkileme çabaları, Lee Dong Wook'un sosyal beceriksizliği, ikisinin atışmaları dizinin en eğlenceli kısımlarıydı. (Örneğin; yeşil soğan almaya gittikleri sahne :D)


Kill Me Heal Me
İzlemeyen kalmadı büyük ihtimal. Ji Sung, 7 farklı karakteri başarıyla canlandırmış. Favorilerim Shin Se Gi ve Ahn Yo Na. Dizinin başlarında bağırmaları çok kulak tırmalayıcı gelse de Hwang Jung Eum da iyiydi. Gayet farklı, eğlenceli, güzel bir dizi. Yayınlandıktan baya sonra izledim ama ben. Aşırı ünlenmesi can sıkıcı gelmişti. İyi ki izlemişim. Hala izlemeyeniniz kaldıysa muhakkak göz atmalısınız. Dizide 7 kişilikli zengin bir adam olan Cha Do Hyun'un psikiyatrist Oh Ri Jin'e aşık olmasını, Oh Ri Jin'in ise Cha Do Hyun'u iyileştirmeye çalışması anlatılıyor. Oh Ri Jin'in 7 kişilikle tek tek tanışmasını izlemek pek keyifli. 




Kill Me Heal Me'de kardeş rolünde izlediğimiz Park Seo Joon ve Hwang Jung Eum'u bu sefer başrollerde izliyoruz. Karşılaştırmak yersiz fakat She Was Pretty'yi Kill Me Heal Me' den daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. KMHM, konu ve karakterler bakımından daha zengin olsa da, bu dizi naifliğiyle,  eğlenceli havasıyla daha hoş geldi . Park Seo Joon için başladığım diziden Si Won hayranı olarak çıktım. Si Won'un dizideki karakteriyle birçok izleyicinin kalbini kazandığı bir gerçek. Dizinin konusu: Ji Sung Joon küçükken kilolu biriyken büyüyünce yakışıklı olur. Başrol kızımız içinse tam tersi gerçekleşmiştir. Sevimli küçük bir kızdan çirkin ördek yavrusuna dönüşmüştür.



İlk yarısı pek eğlendiğim, ikinci yarısı yeter ağlamaktan içim şişti diyerek izlediğim bir dizi. Aslında Kore dizileri için klişeleşmiş bir konusu var. Asıl kız, günümüzden geçmişe yolculuk yapıyor. Buraya kadar sıradan gözükse de kızımızın Goryeo zamanında yaşadıkları oldukça etkileyici. Hae Soo'nun prenslerle ilişkisini, soylu bir kız olarak geçirdiği günleri izlemek hem keyifli hem hüzünlü bir o kadar da heyecanlı. Dizinin sonlarına doğru hafif bir soğuma yaşadım. Jun Ki'nin karakter değişimi, olayların fazlaca dramatik bir hal alması sinirlerimi bozdu. Yine de hakkını yemeyeyim müthiş bir diziydi. Romantik komediden ziyade tarihi romantik desek daha doğru olur. Favori prensim Wang Wook (Nam Joo Hyuk)


Sıradan bir romantik komedi olduğu düşüncesiyle başladığım olayların işlenişiyle beni feci şekilde yanıltan dizi. Konu: Aynı ismi taşıyan iki kadının yolları sürekli birbiriyle kesişir, geleceği görme yeteneğine sahip olan adam (Eric Moon) ise iki kadından da uzak durmaya çalışır. Seo Hyun Jin canlandırdığı karakterin hislerini seyirciye etkili bir biçimde geçirmiş, oyuncuyu ilk defa izlememe rağmen pek sevdim. Oh Hae Young karakterinden baya etkilendim. Hyun Jin ve Eric Moon'un uyumları şahane. Final de güzel daha ne olsun.






Na Bong Sun özgüveni düşük, sosyal açıdan beceriksiz, kendi halinde bir kızdır. Hayaletleri görme yeteneğine sahip Bong Sun'un bedeni bir hayalet tarafından ele geçirilir. Böylece Bong Sun'un karakteri 180 derece değişir, bu değişim başta şef olmak üzere çevredekilerin dikkatini çeker. Yine klasikleşen bir konu hayaletler falan. Ama dizi epey sevimli, eğlenceli bir şekilde ilerliyor. Jo Jung Suk en sevdiğim aktörlerden biri. Park Bo Young ise ilk kez başrolde yer almasına rağmen gayet başarılı oynamış. Çok iyi bir senaryosu olmasa da naif, sevilesi bir dizi.




Age Of Youth 1-2
Diziyle alakalı yazdığım yazı için tıklayınız. Yazıda da beğendiğimi söylemiştim. Tam tadında, gerçekçi güzel bir gençlik dizisiydi. Song Ji Won ve Kang Yi Na'yı çok sevdim. 













Cheese in the Trap
Biri bana dese ki "bu dizi abartıldığı kadar güzel değil" hak veririm. Diziyi severek izlesem de bu kadar sevilmesine anlam veremedim. Park Hae Jin ve Seo Kang Joon gibi epey yakışıklı iki aktörü barındırmasından kaynaklı diye düşünüyorum. Gerçi dizinin finali yüzünden izleyenlerin birçoğu diziden soğudu galiba. Diziyi yereceksin madem niye yazıyorsun derseniz,  diziyi sevdim çünkü. Ama öyle oo çok iyilik bir dizi değil. Üniversitede geçmesi hoşuma gitti.  Cheese in the Trap, kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz bir dizi. Başrol erkeğin karanlık bir tarafının olması diziyi farklı kılmış. Dizinin gizemli havası hoşuma gitti sonrasında aa bu mu yani olsam da hoş bir diziydi.


Strong Woman Do Bong Soon
Park Hyun Shik ve Park Bo Young hem ayrı ayrı hem birlikte çok şeker. Dizi senaryo açısından yetersiz, malzeme var ama senarist kullanamamış. Mafya bölümleri sıkıcı. O kısımları arada atladım. Bunlara rağmen diziyi aşırı sevdim. Başroller cidden çok şeker, diziyi sevdiriyorlar. Diziyi sevmemin asıl nedeni ise böyle mini minnacık bir kızı fiziksel açıdan üstün bir güce sahip olarak izlemekten fazlasıyla keyif almam. Biraz torpilli olduğu doğru yine de izlemesi çok zevkli bir diziydi. Yazarken tekrar izleyesim geldi düşünün o kadar sevmişim.






Orijinal bir konuya sahip olan W, ilk yarı itibariyle nefesimi kesmiş olsa da ikinci yarıda aynı hızla sönüyor. İlk bölümleri seyrederken, izlediğim en iyi dizilerden olacağına emindim. Pek de öyle olmadı. İkinci yarı biraz zorlama, biraz sıkıcı. Her şeye rağmen güzel bir dizi W. En sevdiklerimden olamasa da sevdim. Başrolde de kendini izletme konusunda çok başarılı Lee Jong Suk var. Bir şans verilmeli.









Fight For My Way
Ceolardan, zengin erkek fakir kızdan, fantastik öğelerin bulunduğu dizilerden sıkıldınız mı? O halde doğru yerdesiniz. Başroller gayet sıradan bireyler. Klişelerin birçoğunun bulunmadığı sıcacık bir dizi. Çok eğlenerek izledim son iki bölüm çuvallamasaydı en iyiler arasına girebilirdi. Hakkında yazdığım yazı için tıklayınız.










Jealousy Incarnate
Söz konusu Jo Jung Suk olunca akan sular duruyor. Adam yüzünden Lee Soon Shin dizisine bile 40 bölüm katlandım. Yanına Gong Hyo Jin gibi her rolün altından başarıyla kalkan bir aktris gelmiş izlenmez mi. Tek sıkıntısı 24 bölüm olması. Başlarda aile dizilerini anımsattığından sıkılmadan izledim. Anne rolündeki iki oyuncu diziye renk katmış. Onların rekabetini izlemeyi sevdim. Belli bir yerden sonra haklı olarak asıl üçlünün daha çok üzerinde durulmuş. Sadece 16-19 arası biraz saçmaladıkları için olabilir, sıkıldım. Neredeyse yarım bırakacaktım. İyi ki devam etmişim sonrasında dizi yükselişe geçiyor. Finali de sevdiğimi eklemeliyim. Genel olarak iyi bir diziydi.





Bonuslar:
Lucky Romance: Başrol adam çok sevilesi. Hwang Jung Eum'un sevmediğim bir dizisi yok zaten. Yine karakteriyle sevdiren naif, eğlenceli, sıcak bir dizi. Üst listedekilerden eksiği yok aslında.
Oh My Venus: So Ji Sub-Shin Min Ah ikilisini görünce diziyi heyecanla beklemeye başlamıştım. Ee beklenti yüksek olunca hayal kırıklığı kaçınılmaz. So Ji'nin de Master Sun'dan sonraki ikinci romantik komedi dizisi. İster istemez karşılaştırma yapmış bulundum. Konu basit, karakterler şeker, So Ji'yle Min Ah pek uyumlu. Beklentisiz izlenirse güzel dizi.

Bunları bir tık daha az beğendim:
Legend of the Blue Sea: Açık söyleyeyim Jun Ji Hyun olmasa sevmezdim. Fakat kadın o kadar harika ki tek başına bile diziyi alıp götürüyor. Konusu pek ilgi çekici değil. Böyle yetersiz bir konuyu 20 bölüm yapmak gibi bir hatada bulunmuşlar bir de. Gariptir yine de sıkılmadım izlerken. Asıl konuyu cidden sevmedim. Arkadaşlık, aşk ilişkileri iyiydi. Lee Min Ho var birçoğunuz izlediniz ya da izleyeceksiniz muhtemelen :D
Please Come Back Mister: Çift ilişkileri açısından hiç ilgi çekici değil. Sıkıcı sevmediğim tarafları oldu. Bir o kadar sevdiğim tarafları. Oh Yeon Seo ve Rain eğlenceli. Olaylar güzel bağlanıyor. Oh Yeon Soo ve Honey Lee'nin olduğu sahneleri severek izledim. Artısını eksisini toplayınca sevdiğim bir dizi olduğunu söyleyebilirim.
One More Happy Ending: Konu sıradan. Dört kadının hayatı ayrı ayrı anlatıldığından, arkadaşlık ilişkileri güzel olduğundan sevdim. Bu tarz tek çift üzerinden gitmeyen dizileri seviyorum.

Bu listeye gireceğine inandığım birkaç dizi daha var. Hepsi yarım, listeyi yapmadan bitirmeyi planlıyordum, nasip olmadı. İzleyip beğenirsem onları bir sonraki listeye alırım artık.
Sıralama karışıktır.
Sevdiğim Romantik Komedi Dizileri
Sevdiğim Kore Dizileri

29 Ekim 2017 Pazar

Miyop Olmanın Zorlukları

Yıllarca direndim takmayacağım gözlük falan dedim, lensle zaten uğraşamam dedim. Sonunda pes ettim. Dışarı her çıktığımda korkunç baş ağrısıyla eve dönmeye başlayınca gözlükk gözlük istiyom ya ben nidalarıyla evde gezmeye başladım. Gözlük var da nerde olduğunu bilmiyorum sanıyorum ki memlekette unuttum. Bir arayayım dedim bazanın içinden çıktı. Sevincimi görmeliydiniz. Dedim bayağı çirkin oluyorum ama umrumda değil daha fazla çinli gibi göz kısamayacağım.
Aşırı büyük bir göz numaram yok. Üniversitede genelde ders dinlemediğim için idare ettim. Dinleyeceğim zaman öne falan otururdum. Aylardır evden doğru dürüst adımımı atmadığımdan gözümün daha da büyüdüğünü fark etmedim. Kpss kursuna başladım. Anammm tahtayı iyice göremez olmuşum ya ben. Ve dışarıda uzun süre kalıp eve dönerken etrafa bile bakamaz olmaya başladım. Gözüm çabucak yoruluyor iki kat daha bulanık görmeye başlıyorum. Eve geliyorum başım çatlıyor. Daha fazla dayanamadım. Gözlük takmayı reddeden miyopgillerdendim. Gözlük bir nimetmiş meğer. Yalnız gözlük hiç mi yakışmaz bir insana. Gözlük de çirkin en yakışanı bile çirkinleştirir. Pek takmam denilerek ucuz bir şey alınmış zamanında. Akşam ablam gözlüğü gördü gözümde -gözlüğün varlığını unutmuş- Yeni gözlük mü aldın sen? dedi. Ben de diyorum ki gözlük alsam bu çirkin gözlüğü mü alırım. Yazın kuzenin çocuğu gözlerini çinli gibi yapıp sen niye sürekli televizyona böyle bakıyorsun dedi. Kıstığımın farkında bile değildim aydınlandığım andır.
Peki gözlük takmayan bir miyop ne gibi zorluklarla karşılaşır dersiniz?
Yolda yürürken karşıya bakmak istemezsiniz her yer fludur çünkü. Tanıdık birileri vardır aslında hiç görmediğiniz halde, bak gördü de görmemezlikten geliyor gibi ithamlara maruz kalırsınız. Sonrasında en iyisi önüme bakayım diye düşünürsünüz. Karşıdan biri gelir yakışıklı genç biri zannedersiniz yaklaşınca meğerse o yakışıklı genç, orta yaşlı üstelik hiç de yakışıklı olmayan biridir. Hatta bazen kız zannettiğiniz erkek, erkek zannettiğiniz kız bile çıkar o kadar yani. Sinemaya, tiyatroya gidince öne oturmak istersiniz. Özellikle tiyatroda arkalara oturursanız kim nasıl görünüyor bilmediğinizden yanınızdakinden bir gözlüğünü versene bir şeye bakıp çıkarıcam ricasında bulunmak zorunda kalabilirsiniz. Birinin size bakıp bakmadığına bir türlü karar veremezsiniz acaba bana mı bakıyor diye sorgularsınız. Tam tanıdık birini görüp yanına gittiğiniz anda o kişi çıkmayınca u dönüşü yapıp rezillikten son anda yırtarsınız. Dolmuş yazılarını okuyamadığınız için arada bineceğiniz dolmuşu kaçırırsınız falan da filan bitmez miyobun çilesi.

Miyopluğun az da olsa faydalı yönleri de var tabi. Mesela bazen bir şeyleri ya da birini gördüğün halde görmemezlikten gelip sorunca da aa ben hiç görmedim ki miyobum ben diyebilirsin. Kimseyi görmek istemediğin zamanlarda zaten görmüyor oluyorsun falan. Bir de gözlüğün gerçekten yakıştığı o güzide insanlardan biriyseniz daha ne olsun.
Gözlük takmaya başlayınca ise,
Oha yaprakları görüyorum yahu. İnsanların yüzlerindeki kusurları fark etmeye başlıyorsun. Ablam her gözlük taktığında sen çirkinmişsin ya deyip dalga geçiyordu. Gözlük takınca herkesin çirkinleştiğini iddia ediyordu ki hakikaten öyleymiş. Daha önce göz doktoruna gittiğimde numaram beklediğimden fazla çıktığında doktora ama ben görüyorum ki etrafı demiştim. Doktorsa sen netliğin ne demek olduğunu bilmiyorsun diye karşılık vermişti. Sonradan fark ettim gerçekten bilmiyormuşum. Şimdilerde ise gözlüğüme sarılıp uyuyacağım neredeyse.

Benim miyoplukla alakalı yaşadıklarım, aklıma gelenler bunlar. Aranızda benim gibi miyop olup da ilginç, komik olaylar yaşayan var mı merak içerisindeyim.

27 Ekim 2017 Cuma

Dizi Önerisi: The Handmaid's Tale

Distopya severlerin dikkatine, mis gibi bir öneriyle geldim.

The Handmaid's Tale, Margaret Atwood'un aynı isimli romanından uyarlama. Türkçe'ye Damızlık Kızın Öyküsü olarak çevrilmiş. İzlemeden önce dizinin içeriği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Hatta kitap uyarlaması olduğundan bile habersizdim. Yorumlara dahi bakmamışken bu diziyi neden izlemeye karar verdim hiç bilmiyorum. İçimden bir ses izle kesin beğeneceksin dedi. Zaten en iyi önerileri hep iç sesim veriyor.
Ve ilk bölümün ilk dakikasından itibaren çok iyi bir seçim yaptığımı anladım. Dizinin ne anlattığını hiç bilmeyince, dizi benim için çok daha gizemli bir hal aldı. Ne anlatıyor bunlar, nolmuş yani, bunların amacı ne diyerek izledim sürekli. Dolayısıyla dizinin konusu tam bir şok oldu benim için. Distopik romanları, filmleri çok severim zaten. Ama her distopya her zaman başarılı olamıyor maalesef. Bu tarz romanları okurken ya da filmleri izlerken o dünyanın içine girebilmek, karakterleri inandırıcı bulmak gerekiyor. İşte bu yüzden dizi benden tam not aldı. Distopya atmosferini çok başarılı yansıtmışlar bence.


Konudan biraz bahsedeyim. Distopik bir gelecekte geçen dizide, kadınlar çocuk dünyaya getirememektedir. Doğan çocuklar ise ya ölü doğuyor ya da kısa sürede ölüyor. Doğurgan kadınlar çocuk doğurmaları için toplanıyor. Kadınların tek görevinin çocuk doğurmak olduğu düşünülen toplumda kadınlar baskı altında yaşıyor. Dizide ana karakter Offred'in bu zorlu koşullardaki hayat mücadelesini izliyoruz.
Offred karakterini Elizabeth Moss canlandırıyor. İzleyenler onu Mad Men'den hatırlayabilir. Harika bir oyunculuk sergilemiş ki zaten Emmy ödülü aldı. Dizi 8 dalda emmy ödülü aldı bu arada. Joseph Fiennes (Flashforward), Yvhonne Strahovski(Dexter, Chuck) de karı koca rolünde. Yvhonne'nun da oyunculuğuna hayran kaldım. Gilmore Girls'ün Rory'si Alexis Bledel dizideki rolüyle konuk oyuncu emmy ödülü aldı. İkinci sezonda kendisini tekrar görücez ki bu haber aşırı mutlu etti beni yeyy. Moira karakterini çok sevdim. Aunt Lydia'yı canlandıran oyuncunun performansını çok etkileyici buldum.

Dizinin sinematografisini de çok beğendiğimi eklemeliyim. Nesnelerin kullanımı, renkler, sahneler müthişti. Çok etkilendiğim bir yapım oldu kesinlikle bir şansı hak ediyor. İzleyeceklere uyarımı yapayım, dizinin atmosferi fazlaca depresif, iç karartıcı gelebilir.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...